OĞUZ’UN EMANETİ
OĞUZ’UN EMANETİ Muharrem GUNAY SIDDIKOĞLU
Güneş, bozkırın uçsuz bucaksız sinesine son ışıklarını bırakırken, Ötüken’in kalbinde, ulu otağın önünde bir sessizlik hakimdi. Otağın içinden yükselen hafif bir buhur kokusu, dışarıdaki keskin gece ayazıyla karışıyordu. Oğuz Han, “altın evinin” içinde, bir devrin kaderini yazan o sessizliğin ortasında oturuyordu.
Babası Kara Han’ın gidişiyle sarsılan obada, artık yasın yerini sarsılmaz bir irade almıştı. Oğuz, başını kaldırıp tam karşısında parlayan, kendi hakimiyetinin ve birliğinin nişanı olan “altın küre”ye baktı. Bu küre, sadece bir metal yığını değil, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar uzanan o kutlu davanın yeryüzündeki gölgesiydi.
O gece toplanan Toy’da, genç beylerin ve bilgelerin gözlerinin içine baktı. Sesi, dağları titretecek kadar gür değil, bir nehrin akışı kadar kararlıydı:
“Bize kalan bu topraklar, atalarımızın emanetidir,” dedi Oğuz. “Ancak bir devlet, sadece sınırları çizilmiş bir toprak parçası değildir. Bir devlet, Gök Tanrı’nın bizden beklediği kutlu bir vazifedir. Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar, dünyayı tek bir nizam altında, Tanrı’nın adaletini yeryüzüne yaymak için birleştirmeliyiz. Benim hedefim, dünyanın dört yanına kağan olmaktır.”
O günden sonra atının yelesinde toz, kılıcının ucunda güneş parladı. Çin’in kadim surları, Oğuz’un ordularının ayak sesleriyle sarsıldı. Bir zamanlar ulaşılmaz görünen “Kızılelma”, artık Oğuz’un atının nallarının altında eziliyordu. O, geçtiği her yerde putları yıktı, Tanrı’nın birliğini yüceltti. Onun için fetih, bir toprak genişletme arzusu değil, Tanrı’nın huzuruna çıkarken sunacağı en büyük armağandı.
Yıllar geçti. Oğuz Han, artık ak saçlı bir bilge olarak, yeniden aynı otağda, torunu Dip Yavkuy Han ile karşı karşıyaydı. Dip Yavkuy, dedesinin gözlerindeki derinliğe bakarak sordu:
“Ceddim, bu kadar ülkeyi nasıl aldın? Sınırların nereden nereye kadardır?”
Oğuz, tebessüm etti. Eliyle ufku, güneşin doğuşunu ve batışını işaret etti:
“Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar evladım. Her yer, bizim vatanımızdır.”
Hayatının son toyunda, bütün beylerini ve halkını etrafına topladı. Bir ömrün yorgunluğunu, ama aynı zamanda bir vazifeyi tamamlamanın huzurunu taşıyordu. Yerinden doğruldu ve ellerini gökyüzüne, o uçsuz bucaksız mavi boşluğa açtı:
“Gök Tanrı’ya ben borcumu ödedim,” dedi.
Bu, sadece bir kağanın son sözü değil, bir milletin devlet telakkisinin özüydü. Devlet, bir istek değil, bir görevdi; atadan kalan bir emanet, Tanrı’ya verilen bir sözdü. Oğuz’un kurduğu o “İl”, artık bir toprak parçası değil, asırlar boyu Türk’ün kalbinde yaşayacak olan ölümsüz bir idealin adı olmuştu.
Güneş o gün, atalar emanetinin bir sonraki nesillere güvenle devredildiğini bilmenin huzuruyla battı.
Bozkırın uçsuz bucaksız sarı denizinde, güneş tam tepedeyken atının yelesini okşayan genç alp Mete, dedesinin anlattığı hikâyeleri düşünüyordu. Rüzgâr, yüzüne sadece kum ve toz değil, aynı zamanda uzak diyarların kokusunu getiriyordu.
“Bak Mete,” demişti dedesi, gözleri ufka dalarak. “Bizim yolumuz hep güneşin battığı yere doğrudur. Hun atalarımızdan, Gök Türk’ün sarsılmaz iradesine ve Uygur’un bilgeliğine kadar… Bizim ülkümüz sadece toprak kazanmak değil, nizamı dünyaya yaymaktır. Bizim Kızılelma’mız, ulaşılamayan değil, ulaşıldıkça ufku genişleyen bir idealdir.”
Mete, göğsündeki o kadim heyecanı hissediyordu. Atası Teoman’ın disiplinini, Bilge Kağan’ın adaletini ve Uygurların kâğıdı dünyaya tanıtan zihnini taşıyordu ruhunda. Yıllar sonra, Türklerin Orta Asya’dan yükselen sesi başka bir boyuta evrilecekti. Satuk Buğra Han döneminde İslam ile şereflenen Karahanlılar, bu kadim “Cihan Hâkimiyeti” mefkûresini yeni bir inanç iklimiyle harmanlayacak, Türk töresini İslam’ın adalet anlayışıyla birleştirerek yeni bir medeniyetin meşalesini yakacaklardı
Mete o gün, atını batıya doğru mahmuzlarken sadece yeni otlaklar aramıyordu. O, dedesinin anlattığı Kızılelma’nın, aslında insanlığa huzur ve barış getirme ülküsünün bir başka durakta, başka bir ruhla yeniden doğuşuna tanıklık etmek için yola çıkıyordu.
Bozkırın tozlu yollarından geçen bu genç alp, aslında tarih boyunca süregelen o kutlu yürüyüşün küçük ama onurlu bir parçasıydı. Hunlar ile başlayan, Gök Türkler ile devletleşen, Uygurlar ile medenileşen ve Karahanlılar ile inançla perçinlenen bu yolculuk, aslında hep aynı hedefe; insanlığın vicdanına hitap eden o büyük adaleti tesis etmeye gidiyordu.
Güneş batıyordu ve Türk’ün atları, binlerce yıldır olduğu gibi, yine Kızılelma’nın ışığına doğru koşuyordu.
Gökyüzü Çadır, Güneş Bayrak: Devletin Soluğu
Bozkırın ortasında, rüzgârın ıslık çaldığı kadim bir akşamüstüydü. Bilge Kağan, yanında küçük torunuyla birlikte uçsuz bucaksız ovanın kenarına oturdu. Başını yukarı kaldırdı; üzerine yıldızların bir nakış gibi işlendiği uçsuz bucaksız gece gökyüzüne baktı.
“Bak evlat,” dedi Bilge Kağan, sesi bozkırın dinginliği kadar derin. “Şu gördüğün uçsuz bucaksız gök, bizim ebedi çadırımızdır. Bizim çadırımız, yeryüzünün tamamıdır. Güneş ise o çadırın tepesinde dalgalanan, bize yolu gösteren en kutlu bayrağımızdır.”
Torunu şaşkınlıkla, “Peki ya altındaki küçük çadırlar, dede?” diye sordu.
Bilge Kağan gülümsedi. “O küçük çadır, bir aileyi barındırır. Ama gökyüzü çadırı, koca bir milleti, yani devleti barındırır. Devletimiz, tıpkı bir baba gibidir evlat. Bir baba, evlatları üşüdüğünde hırkası, acıktığında ekmeği, tehlikede olduğunda kalkanı değil midir? İşte devlet de öyledir. Halkın açını doyurur, çıplağını giydirir, onlara yaşayacak yurtlar bulur. Devlet, halkın sığınağıdır.”
Genç çocuk biraz duraksadı, “Devleti bize kim verir?” diye sordu.
Bilge Kağan’ın yüzü ciddileşti, elini kalbine götürdü. “Devlet, Tanrı’nın bir lütfudur. ‘İl berigme Tanrı’ deriz biz; devleti veren, iktidarı bahşeden O’dur. Bu yüzden devlet kutsaldır. En büyük nimet devletli olmaktır; en büyük felaket ise devletsiz kalmaktır. Bir insan vatansız, bir millet devletsiz kalırsa, köksüz bir ağaç gibi savrulur gider.”
O gece Bilge Kağan, torununa eski zamanlardan, kitabelerin dilinden bahsetti. “Yüzyıllar önce, ‘Ben devletli bir millet idim, şimdi devletim nerede? Hakanı olan bir millet idim, hakanım nerede?’ diye feryat eden atalarımız oldu. Onlar devletsizliğin acısını tattılar, o yüzden bizler için devlet, atadan kalan en kutlu emanet oldu. İşte bu yüzden biz Türkler, başımızdan binlerce güneş batıp çıksa da hiçbir zaman devletsiz kalmadık. Bir devlet yıkılırsa, küllerinden bir yenisini, daha güçlüsünü, daha adaletlisini kurduk.”
Torunu, dedesinin anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlerken gökyüzüne tekrar baktı. Artık o sadece bir gökyüzü değil, altında milyonların huzur bulduğu, Devlet Baba’nın şefkatiyle örtülü muazzam bir çatıydı.
Bilge Kağan ayağa kalktı, obasına doğru yürürken son sözlerini söyledi: “Devlet, Tanrı’nın bize emanet ettiği, bizim de gözümüz gibi koruyup nesilden nesile devrettiğimiz bir yoldur. Güneş doğduğu sürece, bu çadırın altında hür ve devletli yaşayacağız.”
O gece, bozkırın sessizliği içinde, Türk milletinin binlerce yıllık devlet şuuru, bir çocuğun kalbine bir tohum gibi ekilmiş oldu. O tohum ki, sonraki çağlarda hiç kurumayacak, her daim devlet kuran iradenin temeli olarak varlığını sürdürecekti.