NAR SATAN ÇOCUKLAR NEREDELER ŞİMDİ?
“… Bir yaz günü. Balkonda oturmuş hatıralarını okuyorum. Bir yere gelince gözlerimden siyim siyim yaşlar süzülmeye başladı. Bir türlü durmuyor. Eşim ve kızım beni o halde görünce telaşlandılar. Ağlamaktan bir türlü konuşamıyorum. Sonunda şöyle diyebildim: “Çok eskiden tanıdığım bir çocuk vardı, ölmüş.. Onun için ağlıyorum.” Beni ağlatan anekdot şu: “Sanırım 1979 yılı idi; o yılların siyasî ve toplumsal olaylarını yaşayanlar bilirler. Özer Revanoğlu ile Mersin’den Konya üzeri geliyorduk. Göksun vadisinde Toroslar’a yukarı tırmanırken yolun biraz genişlediği ve vadinin pek güzel görüldüğü bir yerde durduk. Aşağı köylerden gelen bir kısım insanlar meyve satıyorlardı. 9-10 yaşlarında bir çocuk da sepetine nar doldurmuştu. Özer, eline bir nar aldı, evirip çevirirken ‘Tatlı mı?’ diye sordu. ‘Tabii ağabey’ dedi çocuk. Özer bir yandan nar seçerken, konuşurluk olsun kabilinden ‘Doğru söyle lan!’ dedi. Çocuk başını sepetten kaldırdı, dikeldi ve şunları söyledi: ‘Biz ÜLKÜCÜYÜZ ağabey, yalan söylemeyiz!’ Hiç bir şey diyemedik; söylenecek her söz, yapılacak her hareket, fazla olacaktı. Narları arabaya koyduk ve yola koyulduk. Büyülenmiştik. Uzun süre tek kelime konuşmadık. Sonra Özer şunları söyledi: ‘Bu namussuz millet böyledir işte. Yıllardır vatan-millet diye koşturuyoruz; tam, yoruldum, bittim, artık bırakıyorum dediğim anda, birisi çıkıp bir laf ediyor; bırak bırakabilirsen… Şimdi, bu hızla kim bilir daha kaç yıl dolaşacağız!..” Şimdi kendimize soralım sevgili dostlar: Bugün Türkiye’nin herhangi bir yerinde, hangi yaşta olursa olsun, sorulan bu soruya böyle cevap verecek bir kişi var mı? O, nar satan çocuklar neredeler şimdi? Onlara ne oldu? Onları kim yok etti? Kim suçlu? İDDİAMIZA LAYIK OLMAK Türkiye’de en çok yapılan şey eleştiri. Çarşıda pazarda, kahvehanelerde, her yerde yapılan tek şey eleştiri. Karşıdakinin kusurlarına bakıp eleştirmek kolay! Bana göre Türkiye’nin buna ihtiyacı yok. O zaten fazlasıyla var. Asıl ihtiyacımız olan özeleştiri. Nefis muhasebesi. Erol Güngör, yıllar önce söylemişti. Türkiye’nin problemi aydının millete yabancılaşması değil, milliyetçi olduğunu iddia eden aydınların milletine yabancılaşmasıdır. Galip Erdem de konferans için toplanan dinleyicilere sadece bir cümle söyler ve kürsüden iner: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi Türk milliyetçileridir.” Nevzat Kösoğlu’n un tarihi Mamak savunmasındaki şu teşhisi, olayların sıcaklığı içinde ne kadar erken ve ne kadar ileri: “Bana öyle geliyor ki biz, insanlar için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere layık kimseler olamadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler ne olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. Gerçeği Allah bilir.” “Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir” diyor Atsız. Türk doğmak bir lütuf. Türk olmaksa bir görev. Emek ister. Tarihini bilirsen, edebiyatını öğrenirsen, müziğini seversen içini Türk edersin. Tarihin biriktirdiği o manayı içine koyabilmektir hüner. İçini yüzde yüz Türk olarak inşa ettin mi cihan senindir. Yüz üzerinden 15’lik ettiysen, yarım yamalak olur. Mevlithanların, “Ecdadımıza layık millet eyle, Peygamberimize layık ümmet eyle” duası ne kadar yerinde. Layık olursan alırsın Edebalı’nın kızını. Bunun için önce onun gözüne, gönlüne girmek gerek. Sonuç mu? Öz-eleştiri- öz-eleştiri- Öz-eleştiri…
(Cemal Kurnaz kaleminden)
