Kahve..!
Kahve..!
Farkındaysanız bir süredir yazılarımıza ara verdik!
Nedeni, ihmal ettiğimiz evimizin tamir tadilatı ki, bunlardan en önemlisi, Ankara’ya yağan her şiddetli yağmur sonrası evimin bodrum katı ile girişin altında bulunan depoyu basan sel ve lağım suları. Bir metreyi aşan pis sular sadece benim evi değil, sokağımızdaki bütün evleri basmakta, hastalık yaymakta, ne var ne yok demeden çevreyi çamur deryasına döndürmektedir.
Bu bağlamda;
Konuyu onlarca kez Yenimahalle ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne iletmemize rağmen; kuru birkaç sözle yetinip bir çözüm üretmemişlerdir…
İşte bu yüzden hane başı 50’şer 60’şar bin Lira para verip, büzleri yenileyerek, yeni hatlar, bacalar yaptırdık. Ve yapılan işin nasıl bir sonuç vereceğini ilk yağan yağmurda test edeceğiz…
Geldimi üst üste gelir derler ya!.
Başkentgazın aklına nereden estiyse, yıllar sonra bize doğalgaz saat denetimine geldiler; Saatimizin hiçbir arızası bulunmamasına rağmen tesisatımızla birlikte eski olmasından bahisle; 1 ay içinde yenisini alıp taktırmamızı, yoksa önce ceza yazacaklarını ardından gazı keseceklerini belirttiler.
Su ve elektrikle birlikte olmazsa olmazımız olan gazı da mecburiyetten 60-70 bin lira civarı bir para ödeyerek hallettik.
Hasılı dostlar 3 aydır bu işlerle uğraşıyoruz…
Yazı başlığında bir “kahve” dedik ancak bir türlü oraya gelemedik…
Haydi gelelim….
Anlatacağım mevzunun ana öznesi bizim büyük nene ve kahve.. Sene 1960’ların hemen başları büyük büyük babannem yani büyükbabamın anası ve Çanakkale gazisi büyük dedem Molla Ahmet’in eşi Gülüzar ninem tam bir Osmanlı kadınıydı… İşte o eski kerpiç evin sekisinde yada oturma odasında bulunan ve ateşi hiç söndürülmeyen ocağın başında oturur.. Elinin altında küçük bir teneke kutu içinde kavrulmuş kahve çekirdekleri, kıtlama şekeri ve sarı kahve değirmeni.. Büyük ninemiz hergün düzenli olarak bir pişirimlik kahveyi oğütür, bakır cezveyi ocağa sürer, közün üstünde pişen kahveyi sapı kırık fincana koyar afiyetle ve keyifle içerdi.. Bizde çocuğuz ya imrenir ve “ne olur babanne dibinden azıcıkta bize ver de içelim” derdik. O “oğlum size yaramaz” dese de, arada bir çok az da olsa tadına bakmamıza izin verirdi..
Ki, tadı çok hoşumuza giderdi…
Sanırım o tarihlerde çay pek bilinmezdi ve kahve, Ankara’nın en eski ilçelerinden olan ve eski tarihi İpek yolu üzerindeki babannemin memleketi Keskin (Maden)’den getirilirdi..
Özetle, bende çocukluktan edindiğim alışkanlıkla sıkı ve eski bir kahve tiryakisiyim.. Bu bağlamda, “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı” olduğuna inanır, Ankara’da en eyi kahve satan yerleri arar, bulur, bazen yalnız bazen de dostlarla bir araya gelir kahvemizi içeriz…
Bu vesileyle, cümle geçmişlerimize rahmet, yaşayanlarımıza esenlikler dilerim.(24.10.2010)
Yeni bir yazımızda buluşmak üzere Esen kalınız..
Harun Kılıç
Ankara